SENDE NOKSAN OLAN NE?

Allah, insanı yarattı. Birbirlerini tanısınlar, kaynaşsınlar ve birbirlerini sevip doğru için yanlışa karşı Hak ve hakikat olana birlikte sarılsınlar diye…

Her şeyden önce insanız. İnsani vasıflara sahibiz. Doğru insan olma ölçülerini soracağınız her insan bu konuda eğitim düzeyi ne olursa olsun, durmaksızın size en az yarım saat heyecanla “doğru insanı” anlatacaktır. Bu anlatımda bu vasıflara sahip olup, olmaması da ölçü değildir. Hamasetle süslenmiş sözlerin arasında kendisini sorgulayan ya da tanımlayan yapısı değil, her insanın gözündeki doğruluk anlatılacaktır.

 

İnsanlığın ahlaki anlamda felç olduğu çağımızda, insan da yalan yüzlerle, olduğundan farklı görünmek ve bir yerlerde ifade fırsatı bulmak için kendisini pazarlayacaktır. Birkaç yüzlülük aşikâr olduğunda ise gerçekler, insanı kendi sosyal, siyasi ve ticari çevresinde de kıymetsiz hale getirecektir. Yalanın ve yalancı yüzlerin çok olduğu günümüzde, herkes kendi yüzünü gizlemek için etrafındaki yalancılığa da göz yumacak ve yanlışı yalanı görmezden gelecektir.

 

Saygı, sevgi, kardeşlik, arkadaşlık, Ülküdaşlık, soydaşlık, dindaşlık kavramlarının da içi boşalacak, doldurma gayreti gösterenlere saldırılarında ardı arkası kesilmeyecektir. Çünkü bu kavramlar doğru anlaşılıp okunduğunda şer ortadan kalkacaktır. Doğru ile yanlışı ayırmak mümkün olacaktır. Bu yüzden düzenin böyle gitmesi, beceriksiz, basiretsiz, feraset duygusundan nasipsiz olanların işine gelmektedir ve her daim itiraz edeceklerdir.

 

Asıl tehlikeli olan ise, yapılacak yanlış işlere haşa Allah’ın ve dinin referans olarak gösterilmesidir. Bu cehalet örneklerini görmek için dünyada yaşanan olaylara bakınız. Katiller, hırsızlar din adına hareket etmekte, milletlerin kanını içerken kendi zenginliklerinin hesabını yapmaktadırlar.

 

Avrupa’nın zenginliğinin ardında hammadde arayışı ile Afrika’ya giren, buradaki ormanları ve kıymetleri yok ederek kuraklığı, açlığı, kıtlığı insanlara reva gören insan hakları savunucusu Avrupalılar vardır. Bu zulmün ardından din pazarlayarak ekmek ve aş dağıtanlarda yine onlardır.

 

“Onların dini onlara, bizim dinimiz bize…”

 

Gelelim bize…

 

Allah, Ülkücüleri yarattı…

Doğrudan ve mazlumdan yana olsunlar diye.

Türk Milleti Varolsun diye…

Bu şerefli millet, sahipsiz ve kendisine adanmış evlatlarından, inanmış kahramanlardan yoksun kalmasın diye…

İnançlarının safiyetini korusunlar diye…

Dünyaya nizam verme yükünü omuzlamış Türk’ün sarsılmaz gücü olsunlar diye…

Yanlışa, yalana, vurguna, soyguna meydan vermesinler diye…

Tüyü bitmemiş yetimin hakkını Allah adına hapazlayanlara fırsat vermesinler diye…

Kendi içinde sevgiyi tesis ederek Türk’e ve tüm insanlığa örnek olsunlar diye…

 

Bu yaratılmışlığın hakkını vermek zorundayız. Kendiniz olmak değil; biz olmak zorundayız. Çünkü bu kutlu davaya sadakatte ve hizmette nefislerimiz değil; Allah’ın hoşnutluğunu kazanacak davranışlar gösterme zarureti vardır. Nefislerin değil; Hakk’ın ipine sarılmamız gerekmektedir. Biz de yaşanacak ve yaşanan kırılmaların, memleketimizin ve milletimizin sorunlarına ilaç olmada bizleri nasıl zayıf düşürdüğü de ortadadır.

 

Bir Hadis-i Şerif paylaşmak istiyorum.

Ebu Hureyre (R.A) anlatıyor:

“Resûlullah (SAV) buyurdular ki:

“Zani bir kimse, zina yaptığı sırada mümin olarak zina yapmaz, hırsız da çaldığı sırada mümin olarak hırsızlık yapmaz, içkici, içki içtiği sırada mümin olduğu halde içki içmez; insanların, onun yüzünden, gözlerini kendine kaldıracakları kadar nazarlarında kıymetli olan bir şeyi mümin olarak yağmalamaz.”[1]

Verilen mesaj çok açık… İnsan inançlarıyla hata yapmaz ancak ne yazık ki inançlarını kendi nefsi için kullanmaktan da geri duramaz. Bu zayıflık, nefs-i emarenin alametlerindendir. Günahın günah olduğundan rahatsız olmayan, yaptığı yanlışı doğru kabul eden, dinle sözde itikadın dışında hiçbir bağlantısı olmadığı halde din bezirgânlığı ile palazlanmaya çalışan insanlar, nefsine kölelikten mutlu olanlardır.

Nefis mücadelesi konusunda tavsiye almamış insan yoktur. Adı nefis olmaz, yaptığı hatalardan vazgeçmesi tavsiyesi de olabilir elbette. Nefsiyle yürüyenlerin dostu yine kendisidir, kendisinden başkasını sevmez ve sürekli bir gerginlik hali yaşarlar. Sevgiden mahrum yaşarlar…

Noksanımız, güzel ahlakın gerektirdiği hasletlerin yanında birbirimizi sevmiyor ve kendimizden başkasına itimat etmiyor olmamızdır.

Ülkücüye hitabında Galip Erdem Ağabeyin sözleri de bu noktaya temas etmektedir:

 

“Gerçek ülkücülüğü ülkü edinecek, çağımız şartları içinde, adaylığı korumanın bile büyük bir şeref sayılması gerektiğini öğreneceksin. Yenik düşmemenin ülkü kavgasını bir ömür boyu yürütebilmenin sırrı nedir?

Yenilmemenin tek sırrı vardır: Nefsini yenmek! Ama nefsini yenmek, söylendiği kadar kolay bir iş değildir. Nefsini yenebilen bir yiğit, bütün dünyayı yenmiş sayılır. “

 

Kibir ve baş edilemez benlik duygusu ile hareket eden insanların, Allah’ın adlarını Ülkücü olarak anılmasını nasip ettiği nasiplilerden olmadığı malumdur. Bu hareketin temelinde tevazu, sevgi, saygı, sadakat, iyi insan olma hasletleri harç olmuştur. Her Ülkücü Türklüğün şuurunu taşırken, gururunu yaşarken; İslamiyet’in ahlakıyla donanımlı olmak zorundadır. Türklüğe karşı olan bir Ülkücüden bahsetmek ya da bunu Ülkücü olarak kabul etmek mümkün değildir. Çünkü Ülkücülük, Türk Milletinin bekası için çalışmaktır.

 

Birbirimizi sevmeliyiz diye bir yazı yazmıştım. Aramızda yaşanan sevgisizliğe, güvensizliğe ve inançsızlığa işaret etmiştim. Yazı güncelliğini hiç yitirmedi. Bugün yaşadıklarımızın cevabını yıllar önce verdiğimi düşünmüştüm.

İşin özetini mezar taşına da yazdıran Ülkü devinin mesajını, o kabri ziyaret ederek almanızı istirham ediyorum. Ankara’da Asri mezarlığa uğrayın ve önünüze gelen ilk görevliye sorun Galip Erdem Ağabeyi… Hemen göstereceklerdir. Mezarının baş kısmına geçin ve baş taşında yazılı olan şu yazıyı okuyun:

 

 “ASIL NOKSANIMIZ, YETERİNCE SEVMESİNİ HALA ÖĞRENEMEMİŞ OLMAMIZDIR…”

 

Galip Ağabeye Selam Olsun…

 

Allah nefislerimizle baş etmeyi, Ülküdaşlarımızı sevmeyi, İslamiyet’in huzuruyla ve Türklüğün şerefiyle yaşamayı nasip etsin.

Ne mutlu Ülkücü kalabilenlere…

 

İsmail KANDEMİR

 

[1] Buhari, Mezalim 30, Eşribe 1, Hudud 1, 20; Müslim, İman 100, (57); Ebu Dâvud, Sünnet 16, (4689); Tirmizi, iman 11, (2627); Nesâî, Sârık 1, (8, 64).

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir