Türk dilinin en eski izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. M.Ö. 3100-M.Ö. 1800 yılları arasına ait Sümerce metinlerde 300′den fazla Türkçe söz yer almaktadır. Sümerceyle Türkçedeki ortak sözler ya ortak kökenden gelmektedir ya da alış veriÅŸ sonucu ortaya çıkmıştır. Hangi ihtimal doÄŸru olursa olsun Türkçenin ilk verileri M.Ö. 2000-3000 arasına çıkmakta, yani bundan 4-5000 yıl geriye gitmektedir. Ortak sözler Türklerle Sümerlerin komÅŸu olduklarını da gösterir. Türklerin hiç olmazsa bir bölümü M.Ö. 2000-3000 yılları arasında, belki de daha önce Ön Asya’da yaÅŸamış olmalıdır.
,
M.Ö. 7.-3. yüzyıllar arasında Karadeniz’le Hazar’ın kuzeyinde ve KuzeydoÄŸusunda yaÅŸayan Sakaların önemli bir bölüğü ve yöneticileri de büyük ihtimalle Türktü. M.Ö. 6. yüzyılda yaÅŸamış olan Sakaların kadın hükümdarının adı Yunan kaynaklarında Tomiris olarak geçer. Bu kelime Türkçe Temir (demir) olsa gerektir.
Dîvânü Lûgati’t-Türk’te anlatıldığına göre İskender’in Türkistan seferi sırasında (M.Ö. 330′lar) Türklerin bir kısmı, hükümdarları Åžu yönetiminde Hocent civarında, yani Seyhun’un yukarı havzalarında idiler. İskender’in geliÅŸiyle Åžu ve idaresindeki Türkler Altaylara çekildiler; OÄŸuzlar ise Hocent civarında kaldılar.
Çin kaynaklarındaki ilk bilgilere göre Türkler Çin’in kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı. M.Ö. 220′lerde ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve M.Ö. 209′da hükümdar olan oÄŸlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük hükümdarları idiler ve merkezleri bugünkü MoÄŸolistanda bulunan Orhun vadisinde idi. Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde, M.S. 840′a kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuÅŸtur. M.Ö. 220 - M.S. 840 arasındaki 1000 küsur yıllık dönemde Türkler kudretli zamanlarında Okyanus kıyılarından Hazar’a, hatta bazen Karadeniz’in kuzeyine kadar uzanan topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölüğü M.S. 370′lerde İdil’i geçmiÅŸ ve Kafkaslarla Karadeniz’in kuzeyine ulaÅŸmıştı. Batı Hunları, Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar 370′ten baÅŸlayarak yüzyıllar boyunca DoÄŸu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında bulundurmuÅŸlardır.
Asya ve Avrupa Hunlarına ait herhangi bir Türkçe metin elimizde bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen bazı özel adlar ve kelimeler onlara ait Türkçe veriler olarak kabul edilmektedir. Çin kaynaklarında geçen tehri, kut, yabgu, ordu, temir gibi sözlerin ÇinceleÅŸmiÅŸ biçimleri, milât yıllarına ait Türkçe verilerdir. Attilâ’nın babasının adı olan Muncuk (Boncuk) ve oÄŸullarının adları Dehizik, İrnek, İlek Türkçeyle açıklanabilmektedir. 6.-9. yüzyıllardaki Tuna Bulgarlarından yıl ve ay adları ile birkaç kelimelik bazı küçük metinler kalmıştır. Yıllar hayvan adlarıyla adlandırıldığı için yıl adları aynı zamanda çeÅŸitli hayvanların adlarını gösteriyordu. Aylar sıra sayılarıyla ifade edildiÄŸi için Bulgar Türkçesindeki sayıların adlarını da böylece öğrenmiÅŸ oluyorduk.
MoÄŸolistan’da bulunmuÅŸ olan 6 satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen en eski metindir. İlteriÅŸ KaÄŸan’a katılan bir askeri anlatan metin 687-692 arasında yazılmış olmalıdır. Orhun anıtları olarak bilinen İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-HuÅŸotu), Tonyukuk, Köl Tigin, Bilge KaÄŸan anıtları 719-735 yılları arasında yazılmışlardır. Uygurların ikinci kaÄŸanı Moyun Çor KaÄŸan’a ait Taryat, Tes ve Åžine-Usu anıtları 753-760 arasında dikilmiÅŸtir. MoÄŸolistan’da, Yenisey vadisinde, Kazakistan’da, Talas’ta (Kırgızistan), Kuzey Kafkasya’da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Polonya’da Göktürk harfleriyle yazılmış daha yüzlerce yazıt bulunmuÅŸtur. Bu küçük yazıtların 7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin edilmektedir. Demek ki bu yüzyıllarda DoÄŸu Avrupa ve Balkanlardan, hatta Macaristan’dan Güney Sibirya’ya ve MoÄŸolistan içlerine kadar uzanan sahada Türkçe, Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil olarak kullanılmaktaydı.
9. yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha güneyde, Tarım havzasında da görmeye baÅŸlıyoruz. 840′ta Tarım havzasında ve Gansu bölgesinde devletler kuran Uygurlar; Göktürk, Uygur, SoÄŸdak ve Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce belge bıraktılar. Hatta bunların bir kısmı yazma deÄŸil, basma eserlerdi. Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17. yüzyıla kadar devam etmiÅŸtir.
11. yüzyılda Kâşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk kültür çevresi olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu Bilig Balasagun’da yazılmaya baÅŸlanmış, Kâşgar’da Karahanlı hükümdarına sunulmuÅŸtur. 1070′lerde BaÄŸdat’ta kaleme alınan Dîvânü Lûgati’t-Türk de aslında Kâşgar muhitinin eseridir. Türkler 10. yüzyılda Müslüman oldukları hâlde 11. yüzyılda Arap yazısı henüz Türklerin yazısı hâline gelmemiÅŸti. Kâşgarlı Mahmud 1070′lerde Türk yazısının Uygur yazısı olduÄŸunu kesin ÅŸekilde kaydeder.
Kâşgarlı Mahmud Türklerin 20 boy olduÄŸunu yazar ve onları batıdan doÄŸuya doÄŸru şöyle sıralar: 1. Beçenek, 2. Kıfçak, 3. OÄŸuz, 4. Yemek, 5. BaÅŸgırt, 6. Basmıl, 7. Kay, 8. Yabaku, 9.Tatar, 10. Kırkız, 11. Çigil, 12. Tohsı, 13. YaÄŸma, 14. UÄŸrak, 15. Çaruk, 16. Çomul, 17. Uygur, 18. Tangut, 19. Hıtay. Listedeki Hıtay’ı Kâşgarlı’nın ifadesiyle “Çin ülkesi” olarak ayırmak gerekir. Bu sıralamadan az sonra Kâşgarlı Beçeneklerle Kıfçaklar arasına Suvarlarla Bulgarları yerleÅŸtirir. Kâşgarlı’nın iki dilli oldukları için dillerini bozuk saydığı SoÄŸdak, Kençek, Argu ve Tangutlardan Arguları da Türk boyları arasında saymalıyız. Demek ki 11. yüzyılda Balkanlardaki Bizans sınırından Çin ve MoÄŸalistan içlerine kadar Türkçe konuÅŸuluyordu.
13. yüzyılda Türk yazı dilinin merkezîleÅŸtiÄŸi bölge Aral’ın güneyindeki Harezm bölgesidir. 13.-14. yüzyıllarda Altınordu’nun merkezi olan Hazar’ın kuzey kıyısındaki Saray’dan hatta daha batıdaki Kırım’dan Tarım havzasının doÄŸusundaki Gansu’ya kadar Türk yazı dili kesintisiz olarak kullanılıyordu. Tarım havzasıyla Gansu’da kullanılan dile Türkoloji literatüründe Uygur Türkçesi, Altınordu ve Türkistan sahasında kullanılan dile ise Harezm Türkçesi denmektedir. Ancak ikisi arasında ses ve gramer yönünden hemen hemen hiç fark yoktur. Yazıları ise farklıdır. Birincisi Uygur, ikincisi Arap yazısını kullanır.
13. ve 14. yüzyıllarda Türk yazı dili, bu ana sahadan baÅŸka üç coÄŸrafyada daha kullanılıyordu. Bunlardan biri Yukarı İdil (bugünkü Tataristan) sahasıdır. Burada bulunan mezar kitabelerinin dili İdil Bulgarcası idi. İkincisi Mısır ve kısmen Suriye idi. Buradaki yazı dili Harezm Türkçesine çok yakındı ve Kıpçak Türkçesi adını taşıyordu. Üçüncü saha Azerbaycan ve Anadolu sahasıydı. 13. yüzyılda bu alanda OÄŸuz aÄŸzına dayanan yeni bir yazı dili doÄŸmuÅŸtu. Bu yazı dili Balkanlara doÄŸru sahasını geniÅŸleterek kesintisiz ÅŸekilde bugüne dek sürmüştür. Sadece mezar kitabelerinde gördüğümüz İdil Bulgarcası 14. asırdan sonra yerini Kıpçakçaya bırakır. Mısır ve Suriye’de ise 15. yüzyıldan sonra Kıpçak Türkçesi kullanılmaz olur.
Karadeniz, Kafkaslar, Hazar denizi ve İran, Kuzey-DoÄŸu Türkçesi ile Batı Türkçesini ayıran tabiî sınırlardır. 11. yüzyıldan itibaren OÄŸuzlar İran’ı aÅŸarak Azerbaycan ve Anadolu’ya gelmiÅŸler ve Batı Türklüğünü oluÅŸturmuÅŸlardır. Batı Türklüğü 14. yüzyılda Balkanlara taÅŸmış, daha sonra Macaristan sınırına dayanmıştır. Bugünkü Irak ve Suriye’nin kuzey bölgeleri de Batı Türklerinin 11. yüzyıldan itibaren yerleÅŸtikleri yerlerdi ve buralardaki nüfus Anadolu Türklüğünün tabiî uzantısıydı. Öte yandan Kuzey Afrika ve Arap ülkelerine de önemli miktarda Osmanlı Türkü yerleÅŸmiÅŸti. Bütün bu sahalarda Batı Türkçesi ortak bir yazı dili olarak kullanılmıştır. 13. ve 14. yüzyıllarda Anadolu ve Azerbaycan’da yazılan eserleri, yazı dili olarak birbirinden ayırmak kolay deÄŸildir.
Bu asırlarda yazı dili henüz standartlaÅŸmamıştır; esasen Azerbaycan, Anadolu ve Balkanlarda henüz siyasî birlik de yoktur; bölgede çeÅŸitli Türk beylik ve devletleri hüküm sürmektedir. 15. yüzyılda Osmanlılar güçlenerek birliÄŸi kurmaya yönelirler ve yeni oluÅŸmaya baÅŸlayan İstanbul aÄŸzı esasında Osmanlı Türkçesi standart hâle gelir. 16. yüzyılda DoÄŸu ve Güney-DoÄŸu Anadolu ile birlikte Suriye ve Irak da Osmanlı topraklarına dahil olur; böylece bu bölgeler de Osmanlı Türkçesi alanı içine girerler. Kuzey ve Güney Azerbaycan, İran’la birlikte bir baÅŸka Türk devletinin, Safevîlerin yönetiminde kalır. Ancak yine de 16. asırda Azerbaycan ve Osmanlı yazı dillerinin kesin ÅŸekilde ayrıldığını söylemek doÄŸru deÄŸildir. Hatayî ve Fuzulî her iki çevrenin de ÅŸairidir. 17. yüzyıldan sonra iki yazı dilinin ayrıldığını söylemek mümkündür; ancak aralarındaki fark yok denecek kadar azdır.
Kuzey ve doğu Türklerinde Harezm Türkçesinin devamı niteliğindeki Çağatay Türkçesi tek ve ortak yazı dili olarak 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Bunun bir tek istisnası vardı: Kırım Hanlığı. Osmanlı idaresinde bulunduğu için Kırım Hanlığında kullanılan yazı dili Osmanlı Türkçesi idi.
13. yüzyıldan itibaren iki ayrı yazı dili hâlinde geliÅŸen DoÄŸu ve Batı Türkçeleri sürekli olarak birbirleriyle temasta olmuÅŸlardır. ÇaÄŸatay sahası eserleri, özellikle Nevayî Osmanlı ve Azerbaycan Türklerince hep okunmuÅŸtur. Buna karşılık Osmanlı eserleri de özellikle İdil-Ural bölgesinde sürekli okunmuÅŸtur. Osmanlı ve Azerbaycan sahasında Nevayî’ye ÇaÄŸatayca olarak nazireler yazılmış ve bu 19. yüzyıla kadar sürmüştür.
1552′de Kazan’ın düşmesiyle baÅŸlayan Rus yayılması 1885′te Batı Türkistan’ın iÅŸgaliyle tamamlanmıştır. DoÄŸu Türkistan 1760′larda Çin iÅŸgaline uÄŸramıştı. 19. yüzyılın sonuna gelindiÄŸinde bağımsız olan Türkler sadece Osmanlı Türkleriydi.
19. yüzyılın ortalarında Türk yazı dilleri için yeni bir süreç baÅŸlar. Kazan Üniversitesinde hocalık yapan müsteÅŸrik ve papaz İlminski, her Türk boyunun konuÅŸma dilinin ayrı bir yazı dili hâline gelmesi gerektiÄŸi görüşünü ortaya koyar ve bunun için çalışmaya baÅŸlar. Özellikle Tatar aydınlarıyla Kazan’da okuyan Kazak aydınları üzerinde etkili olur. Bu iki Türk boyunun bazı yazar ve ÅŸairleri, ortak olan ÇaÄŸatay yazı dili yerine kendi konuÅŸma dillerini yazı dili hâline getirmeye çalışırlar. Yüzyılın sonlarına doÄŸru Tatar ve Kazak yazı dillerinin ilk eserleri verilmeye baÅŸlar. İlminski’ye karşılık Gaspıralı İsmail, 1884′te Bahçesaray’da (Kırım) çıkarmaya baÅŸladığı Tercüman gazetesi ve Türk dünyasının her tarafında açtırdığı usûl-i cedit okulları vasıtasıyla ortak yazı dilini savunur; bütün Türk dünyasının sadeleÅŸtirilmiÅŸ İstanbul Türkçesinde birleÅŸtirilmesini ister.
Rusya’da MeÅŸrutiyetin ilân edildiÄŸi 1905 yılından itibaren Kırım, İdil-Ural, Azerbaycan ve Türkistan bölgelerinde Türk yazı dili konusu sıkı bir ÅŸekilde tartışılır. Gaspıralı İsmail’in tesirinde kalan Türk aydınları yazı dilinde birlik fikrini savunurlar ve buna uygun eserler verirler. İlminski’nin fikirleri ise baÅŸka müsteÅŸrikler ve Çarlık memurları tarafından yayılmaya çalışılır. İlminski gibi bir papaz ve müsteÅŸrik olan Nikolay Ostroumov 1870′ten 1918′e kadar Türkistan Vilâyetinin Gazeti’ni çıkararak bu gazete vasıtasıyla İrancalaÅŸmış Özbek ağızlarını yazı dili hâline getirmeye çalışır. 1888-1902 arasında çıkarılan Dala Vilâyeti gazetesi Kazakçayı, 1905-1908 arasında çıkarılan Mecmûa-yı Mâverâyı Bahr-ı Hazar Türkmenceyi yazı dili yapmaya uÄŸraşır. Her üç gazete de Çar idaresince çıkarılmaktadır. Yüzyılın başındaki bu tartışma ve uygulamalar kaynaklara ulaÅŸmanın zorluÄŸu yüzünden bugüne kadar ciddî ÅŸekilde araÅŸtırılmış deÄŸildir. Ancak 1917′deki BolÅŸevik ihtilâlinden sonra serbest tartışma ortamı yok edilmiÅŸ, İlminski ve Ostroumov’un fikirleri zorla uygulanarak her Türk boyunun konuÅŸma dili ayrı yazı dili hâline getirilmiÅŸtir. Bu süreç Sovyetler BirliÄŸi’nde 1930′larda tamamlanmıştır.
Çin idaresindeki DoÄŸu Türkistan’da ise Uygurca, ÇaÄŸatay yazı dilinin devamı olarak sürerken 1949′daki komünist idareden sonra mahallîleÅŸtirilmiÅŸtir. Alfabe deÄŸiÅŸiklikleriyle bu süreç hızlandırılmış, her Türk yazı dili için ayrı alfabeler oluÅŸturularak farklılık artırılmaya çalışılmıştır. Bütün bu çalışmalar sonunda bugün 20 Türk yazı dili ortaya çıkmış bulunmaktadır: 1) Türkiye Türkçesi, 2) Gagavuz Türkçesi, 3) Azerbaycan Türkçesi, 4) Türkmen Türkçesi, 5) Kırım Tatar Türkçesi, 6) Karaçay-Malkar Türkçesi, 7) Nogay Türkçesi,
Kumuk Türkçesi, 9) Kazan Tatar Türkçesi, 10) BaÅŸkurt Türkçesi, 11) Kazak Türkçesi, 12) Karakalpak Türkçesi, 13) Kırgız Türkçesi, 14) Özbek Türkçesi, 15) Uygur Türkçesi, 16) Altay Türkçesi, 17) Hakas Türkçesi, 18) Tuva Türkçesi, 19) Saha (Yakut) Türkçesi, 20) ÇuvaÅŸ Türkçesi. Rusya bugün dahi yeni yazı dilleri oluÅŸturma fikrini bırakmış deÄŸildir. Tataristan Cumhuriyeti dışında kalan Batı Sibirya Tatarları ile Güney Sibirya’daki Åžorların ağızları bazı fonlar ve yardımlar yoluyla yazı dili hâline getirilmeye çalışılmaktadır.
Türk dünyasında 1990′dan beri yeni bir süreç baÅŸlamıştır. BeÅŸ Türk cumhuriyeti bağımsız olmuÅŸ, diÄŸerleri de daha serbest hareket edebilme imkânlarına kavuÅŸmuÅŸtur. Åžimdi artık kendi kültür politikalarını kendileri tayin edecek duruma gelmiÅŸlerdir. Nitekim bunun etkisi de kısa zamanda görülmeye baÅŸlanmıştır. 1991 Aralığında Azerbaycan, 1993 Nisanında Türkmenistan, 1993 Eylülünde Özbekistan, 1994 Åžubatında Karakalpakistan Lâtin alfabesine geçme kararı almışlardır. Bu ülkelerde yeni alfabeye geçiÅŸ kademeli olarak uygulamaya konmuÅŸtur. Öte yandan Kırım Türkleri ile Gagavuzlar da Lâtin alfabesine geçerek bazı süreli yayınlarını yeni alfabeyle basmaya baÅŸlamışlardır.
“Dil dışı ÅŸartlar” dediÄŸimiz siyasî, iktisadî ve kültürel iliÅŸkiler de Türk yazı dilleri arasında yeni etkileÅŸim ve oluÅŸumlara yol açmaya baÅŸlamıştır. Türkiye’de Türk cumhuriyetlerinin edebiyatlarına ait bazı parçalar lise edebiyat kitaplarına konmuÅŸtur. Türk Ocakları, Kültür Bakanlığı, TÖMER gibi kuruluÅŸlarca Türk lehçelerini öğreten kurslar açılmıştır. Nihayet dört üniversitede (Ankara, Gazi, MuÄŸla, Atatürk) ÇaÄŸdaÅŸ Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümleri açılmıştır. Pek çok Türkiyeli genç Türk cumhuriyetlerinde öğrenim görmektedir. Sayıları az da olsa sosyal bilim dallarındaki bazı genç araÅŸtırıcılar Türk toplulukları arasında araÅŸtırmalar yapmaya baÅŸlamışlardır. Avrasya televizyonunun bazı genç yapımcıları da Türk dünyasına sık sık giderek yeni yapımlara imzalarını atmaktadırlar. Siyasî, iktisadî, ilmî ve kültürel heyetler de sık sık bu dünyaya yolculuk etmektedir. Türk cumhuriyet ve topluluklarında uzun süreli kalan iÅŸ adamları ve görevliler de az deÄŸildir. Bütn bu teÅŸebbüs ve iliÅŸkiler Türk lehçelerinin Türkiyeli aydınlar ve gençler tarafından öğrenilmesine yol açmaktadır.
Türkiye Türkçesinin diÄŸer Türklerce öğrenilmesi ise çok daha büyük ölçülerde karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de öğrenim görerek bizim lehçemizi öğrenen öğrencilerin sayısı 10.000′i geçmiÅŸtir. İktisadî, kültürel veya ilmî sebeplerle Türkiye’ye gelip kısa veya uzun süreli ülkemizde kalan ve Türkiye Türkçesiyle bizlerle anlaÅŸabilen pek çok insan vardır. Öte yandan Türk cumhuriyet ve topluluklarında pek çok okul açılmıştır ve bu okullarda on binlerce öğrenci okumakta, Türkiye Türkçesini öğrenmektedir. DoÄŸrudan doÄŸruya Türk televizyonlarını izleyebilen Azerbaycan veya Avrasya yayınlarına bakan Türkistan cumhuriyetleri bu kanalla da Türkiye Türkçesine aÅŸina olmaktadır.
Bütün bu temas ve faaliyetlerin sonuçlarını önümüzdeki yıllarda görebiliriz. Türk televizyonlarını izleyen Azerbaycanlı çocuklar daha şimdiden Türkiye Türkçesindeki farklı kelimeleri tanımaya ve hatta kullanmaya başlamışlardır. Samaylot yerine uçak kelimesi pek çok Türk topluluğuna ulaşmıştır. Türkiye Türkleri de artık orun (yer), kıyın (zor), çalar (nüans), kayıtmak (geri dönmek), aylanmak (çevresinde dönmek), uçraşmak (karşılaşmak), tapmak (bulmak) gibi kelimeleri tanımaya başlamalıdırlar.
Eski Sovyetler dışındaki Türk dünyası ile iliÅŸkilerimiz de artmıştır. Batı Trakya, Bulgaristan, Makedonya, Yugoslavya, Romanya gibi Balkan ülkelerinde yaÅŸayan Türklerle artık daha sık temas hâlindeyiz. Balkanlardan gelen pek çok Türk genci de Türk üniversitelerinde okumaktadırlar. Bu ülkelerin çoÄŸunda ilk ve orta dereceli okullarda Türkçe öğretim yapılmakta, Türkçe gazete ve dergiler çıkarılmaktadır. Hemen hemen hepsinden Türk televizyonları izlenmektedir. İran’da da Azerbaycan Türkçesiyle (Arap harfleriyle) dergi ve kitaplar yayımlanmakta, belirli saatlere mahsus olarak radyo ve televizyon yayınları yapılmaktadır. İran’da artık Türkçe eÄŸitim talepleri baÅŸlamıştır. Irak’ta, 36. paralelin kuzeyinde birkaç yıldan beridir Türkçe öğretim yapılmaya baÅŸlanmıştır; Türkçe gazete ve televizyon yayınları yapılmaktadır.
Türk dili yarın nasıl olacaktır? Yukarıda sayılan gelişmeler elbette Türk dilinin yarınını büyük ölçüde belirleyecektir. 20 yıl sonra Türkiye Türkçesi, Türk dünyasındaki pek çok aydın tarafından bilinen ve Türkler arası plâtformlarda kullanılan bir iletişim dili olacaktır. Bu süre içinde Birleşmiş Milletlerce kabul edilmiş olması da muhtemeldir. Türk dünyasının bazı genç aydınları az da olsa makale, şiir, hikâye ve kitaplarını Türkiye Türkçesiyle yazmaya başlayacaklardır. Onların, bizim yazı dilimizle yazdıkları eserlerde kendi lehçelerine ait bazı kelimeler, hatta fonetik ve morfolojik özellikler bulunabilecektir. Böylece bizler de o lehçelerden küçük tatlar almaya başlayacağız. Şüphesiz Türkiye Türklerinden yetişmiş bazı şair ve yazarlar da eserlerine Türk lehçelerinden kelimeler ve bazı özellikler serpiştireceklerdir. Bu hem Türkiye Türkçesinin kendi kaynaklarından beslenerek zenginleşmesine, hem de yeni tatlarla çeşitlenmesine yol açacaktır. Böylece 4000 yıl önce Sümer kaynaklarında görülen agar (ağır), di- (demek), dingir (tenri-tanrı), dug- (dökmek), men (ben), zae (sen), zag (sağ), gişig (eşik-kapı) gibi kelimeler önümüzdeki bin yıllarda sonsuzluğa doğru yollarına devam edeceklerdir.
Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN
Tarihten Geleceğe Türk Dili yazisina 0 yorum yapildi.
Yorumlari RSS ile Takip edin veya geri izleme yapin.Sizde yorumunuzu yazin..